GEDİKLİ

Osmanlı saray, merkez, askerî, esnaf ve maliye teşkilâtlarında kullanılan bir terim.

Osmanlılar’da genel olarak kadro sahibi görevlileri veya herhangi bir mevki ve görevi uzun süre işgal eden kişileri belirtmek amacıyla kullanılmıştır. Bu anlamı ile kelime zamanla bir terim haline gelerek yaygınlaşmıştır. Sadece devlet memurları için değil aynı zamanda enderunda, sarayda ve haremde çeşitli vesilelerle görev ve sorumluluk hiyerarşisi içinde sıkça kullanılmış ve genellikle de eski, kıdemli kimseleri belirten bir anlam kazanmıştır. Meselâ haremde kıdemli câriyelere “gedikli câriye” denilmiştir. Çeşitli yerlerden getirtilen câriyeler için bir eğitim kurumu niteliği taşıyan hareme ilk alınan câriyeler “acemi” olarak anılır, bunlar zamanla yükselerek şâkird, kalfa, usta ve kadınefendi olur, kalfa ve ustalar ise genellikle gedikli şeklinde adlandırılırdı. Gedikli câriyeler mutlaka bir hizmetle mükellef olup yaptıkları hizmete göre “hazinedar kalfa, çaşnigîr usta, çamaşırcı usta” vb. unvanlara sahiptiler. Gedikli câriyeler etekleri çok uzun elbise giyer, bellerine altın işlemeli veya mücevher tokalı kemerler takarlardı.

Enderun teşkilâtında her koğuş veya odanın sayıları belli gediklileri vardı. Bunlar, aralarından en kıdemliyi kendilerine ait işleri yürütmek için vekil seçerlerdi. Bunlara “gedikliler muhtarı” denirdi (Abdurrahman Vefik, I, 209). Yine saray hizmetinde olup “müteferrika” unvanıyla anılan hizmetliler maaşlı ve gedikli olmak üzere iki kısma ayrılırlardı. IV. Mehmed zamanında bunların sayısı 200 kişiydi (Abdurrahman Abdi Paşa, MTM, I/3, s. 543). Aynı şekilde padişah muhafızlığı görevinde bulunan solaklarda gedikli statüsünde olup sayıları değişmezdi (BA, MD, nr. 7, s. 500). Osmanlı merkez teşkilâtında Dîvân-ı Hümâyun çavuşlarının kıdemlilerine “gedikli divan çavuşu” adı verilirdi. Bunların başlıca görevleri divan toplantıları sırasında teşrifat hizmetinde bulunmak, padişah fermanını taşradaki vezir veya valilere, padişah mektubunu yabancı devlet hükümdarlarına götürmek ve yüksek rütbeli suçluların ölüm veya sürgün cezalarını infaz etmek şeklinde özetlenebilir. Gedikli Dîvân-ı Hümâyun çavuşları, XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İstanbul’da bulunan yabancı sefarethanelerde yeniçerilerle birlikte muhafızlık yapmışlarsa da bu hizmetleri uzun sürmemiş, bu görev daha sonra tamamen yeniçerilere bırakılmıştır. XVII. yüzyıl ortalarında gedikli çavuşların sayısı 200 kadardı (Abdurrahman Abdi Paşa, a.e., s, 543). Merkez teşkilâtında iç hazineye ait defterleri tutan görevlilere de “gedikli efendi” denirdi. Genellikle sayıları dört olan bu görevlilerin en kıdemlisi başefendi, diğerleri ikinci, üçüncü ve dördüncü efendi unvanlarıyla anılırlardı (Abdurrahman Vefik, I, 209). Gedikli defter-i hâkânî kâtiplerinin sayısı XVII. yüzyılda on altıya, şâkirdlerinin sayısı da yirmi altıya çıkmıştır.

Hâcegân-ı Dîvân-ı Hümâyun denilen divan kâtiplerine “gedikli kâtibi” denirdi. Bunlardan biri ölünce tasarruf ettiği zeamet, eğer kâtiplik yapabilecek nitelikte


ise büyük oğluna tevcih edilirdi. Gediksiz kalan oğlu da bundan pay alırdı. Erkek evlâdı olmayan kâtibin dirliği kesinlikle dışarıdan bir kimseye verilmez, mülâzımlarından birine tevcih edilirdi. Münhal mülâzım gediği ise şâkirdlerden birine verilirdi (Uzunçarşılı, Merkez Bahriye, s. 49). IV. Mehmed zamanında gedikli divan kâtiplerinin mevcudu altmış, şâkirdlerinin mevcudu ise on sekiz kadardı (Abdurrahman Abdi Paşa, a.e., s. 543). Aynı şekilde kethüdâ bey kâtibi, çavuşlar kâtibi gibi hizmetliler de gedikli statüsündeydi. Devlet merkezindeki gedikli kâtip, çavuş ve müteferrikaların bir kısmı maaşlı, bir kısmı dirlikliydi. Gedikli timar veya gedikli zeamet tasarruf eden görevliler cebeiü* beslemekle mükellef tutulmuyordu.

Gedikli tabiri Osmanlı askerî teşkilâtında kıdemli yeniçeriler için kullanılırdı. Fakat esas itibariyle yeniçeri ağasının devamlı olarak yanında bulunan on dokuz kişilik maiyeti bu sıfatla anılırdı. Fâtih Sultan Mehmed zamanında ihdas edilen bu sınıf (Mebde-i Kânûn-ı Yeniçeri, vr. 75a) ağanın yaverliğini, irtibat subaylığı vb. hizmetlerini görürdü. Öteki yeniçerilerden, bellerine bağladıkları serâser kuşakla ayrılan ve kendilerine “serâser kuşaklılar” da denilen ağa gediklilerinin en kıdemlisine “başmehter” adı verilirdi. Ağanın en yakın adamı ve özel hizmetkârı olan bu görevlinin bir derece altında orta mehter vardı. Bunun başlıca vazifesi, divan toplantılarının yapıldığı Kubbealtı’nın düzeni ve temizliğiyle meşgul olmaktı. Daha aşağı rütbedeki küçük mehter ise Ağakapısı’ndaki talimhaneye nezaret ederdi. Bunun da altında saraç, çuhadar, mataracı, câmedar, tüfekçi, gönderci (mızrakçı), bayraktar, tuğcular ve mumcular gibi görevliler bulunurdu. Ağakapısı’ndaki hizmetleri sırasında başlarına mücevveze, ağanın maiyetinde bir yere giderken de yünlüksuz keçe giyen ağa gediklilerinin baş, orta ve küçük mehter denilen zabitleri terfi ederse bölükbaşı veya âriyetî çavuş (çavuş vekili) olurlardı. Suçlu ağa gediklilerinin cezası genellikle, kendilerine bir imtiyaz sağlayan bellerindeki kuşakların alınması şeklinde verilirdi.

İstanbul bedesteninde görevli dellâllar da gedikliydi. Sayıları belli olan gedikli dellâlların tayin ve azilleri çavuşba-şmın arzı üzerine bizzat sadrazam tarafından yapılırdı. Bu dellâlların başlıca görevi halkın esnaf tarafından aldatılmasını önlemekti.

Gedik tabirinin “esnaf gediği, dükkân gediği” gibi Osmanlı esnaf ve maliye teşkilâtında da birçok kullanımı vardır (bk. GEDİK).

Cumhuriyet dönemi Türk Silâhlı Kuvvetleri’nde çıkarılan ve 1951 yılına kadar kullanılan özel bir kanunla yükümlülüklerinden fazla askerlik hizmetinde bulunan erbaşlara gedikli denmiştir. Bunların rütbeleri aşağıdan yukarıya doğru çavuş, üstçavuş, başçavuş ve başgedikli idi. Önceleri erat sınıfından kabul edilen gedikli çavuşların statüsü daha sonra yükseltilmiş ve kendilerine “astsubay” denilmiştir. Günümüzde astsubaylar kendileri için açılan okullardan yetişmektedir.

BİBLİYOGRAFYA:

BA, MD, nr. 7, s. 500; nr. 8, s. 109; nr. 12, s. 578; nr. 160, s. 1; Mebde-i Kânûn-ı Yeniçeri, vr. 50a, 71a, 75a-76b, 86a, 90a; Kitâb-ı Müstetâb (nşr. Yaşar Yücel), Ankara 1974, s. 3, 4, 8, 10; Koçi Bey, Risale (Aksüt), s. 60, 90; Abdurrahman Abdi Paşa, Kanunnâme (MTM, I/3 11331) içinde), s. 543; D’Ohsson, Tableau général, VII, tür.yer.; Abdurrahman Vefik, Tekâlif Kavâidi, İstanbul 1328, I, 209-210; Uzunçarşılı, Kapukulu Ocakları, I, 181, 403-404; II, 38, 79, 165; a.mlf., Saray Teşkilatı, s. 147-149, 169, 196, 276, 409-411, 416, 429; a.mlf., Merkez-Bahriye, s. 49, 50, 69, 256, 349; a.mlf., Harem II, Ankara 1985, s. 19, 38, 61, 132 vd.; Pakalın, I, 659-661; “Gedikli”, TA, XVII, 215; Erhan Afyoncu, “Defterhane”, DİA, IX, 101.

Abdülkadir Özcan